|
Bir 12 Eylül dramını, ailenin kadınlarının dilinden anlatan “Mino’nun Siyah Gülü”, Hüsnü Arkan’ın beşinci romanı. Ezginin Günlüğü’nden tanıdığımız, Hüsnü Arkan’ın kitabında Deniz Gezmiş ve arkadaşları için bestelediği “5 Mayıs” şarkısının CD’si de var
Romanda kadın diline olan hâkimiyetiniz dikkat çekici. Sadece dil de değil, düşünce sistematiği de çok örtüşmüş.
İki ablam, annem, babaannem ve anneannemle büyüdüm. Çocukluğunuz böyle geçince o dili kapıyorsunuz. Simone de Beauvoir’ın bir sözü var, “Kadın doğulmaz, sonradan olunur” diye. Kadınlarla birlikte büyüyor, daha sonra da kadınlarla birlikte oluyorsunuz. Sonuçta kadın denen şey erkek düşüncesinden hiçbir vakit çıkmıyor. Kadın aklıyla, kadın diliyle anlatacağım dediğin vakit bunları içinden bulup çıkarıyorsun.
Bir yanda yazarlık diğer yanda müzik. Beste yapıyor, roman, şiir yazıyorsunuz. Kendinizi ifade edebileceğiniz çok olanak var. Nasıl bir avantaj sağlıyor bu size?
O açıdan şanslıyım. Şiirle ilgileniyorum ama şair değilim. Yirmi yılda bir kitap hazırlayabildim. Bunların hepsi birbirine yakın şeyler. Yalnızca çalışma yöntemleri farklı. Romanı öyle iki saat bakayım, bir iki senede tamamlarım gibi bir şey yok. Daha uzun kompakt süreler lazım. Üçü de sevdiğim, yapması hoşuma giden iş. Ayrıca üçü de ifade biçimi benim için. Bir şeyler söyleme imkânı buluyorum. Ne bileyim marangoz olsaydım koltuk yaparak kendimi ifade edemez, çok mutlu olmazdım.
Kendinize mesele yaptığınız konuları en iyi hangisinde ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz?
Hepsinin olanakları ayrı ama yazmak, bir şeyleri söylemek için daha doğrudan bir yol.
OKUYUCU-DİNLEYİCİ FARKI
Okurlarınız ve dinleyicileriniz için soruyorum, hangi kitle daha sahiplenici?
Müziğin alıcı, dinleyici kitlesi de farklı. Yazarak seslendiğiniz kitle daha farklı bir kitle. Yazdığınızı arayıp bulan bir kitle. Hangisinin daha sahiplenici, refleksi hızlı, çabuk tepki gösteren olduğunu bilemiyorum. Çünkü bizim müzikte de yaptığımız şey biraz ayrık. Biraz daha edebiyata yakın. Hem şairlerin şiirlerini besteliyoruz, hem de şiire yaslanmaya, yakın olmaya çalışıyoruz sözlerle. Haksızlık etmeyeyim, dinleyiciyle de çok şey konuşup paylaşabiliyorum ama okuyucu ile daha çok şey paylaşıyorum.
Roman kahramanı Münevver Hala, mektup yazarken şöyle diyor: “İnsan mektup yazarken farkında olmadan hakikatte olan biteni değiştiriyor.” Bunun gerçeklik payı var öyle değil mi? Aynı şey günlükler için de geçerli sanırım...
Günlüklerde çok farklılaşıyor. 40 yaşına kadar bayağı bir günlük okudum. Severim de anıları okumayı. Benim için mektuplar da, günlükler de öyledir. Tam tersi kendini çok deşifre edenler de var mektup veya günlük yazarken. Ama daha çok anonim mektuplaşmada fark ettiğim şey, insan kendini bir başkasıymış gibi sunar. Yaşanmamış şeyleri anlatır ya da biraz değiştirir yazarken. Roman sanatı da böyle bir şey aslında. Biraz uydurukçuluk var işin içinde. Gerçekten besleniyorsunuz ama o gerçeği başka bir gerçek haline getirmeniz lazım ki roman olsun.
‘4 kitap yazdım müzisyen diye ciddiye almadılar’
12 Eylül mağduru olarak darbe edebiyatı üzerine neler söylersiniz?
Son beş altı yıl içinde, geçmiş 20 yılda yazıldığından daha fazla 12 Eylül romanı yazıldı. İnsanlar herhalde o etki alanından uzaklaşıp biraz tepeden bakma imkânı buldu. Benim için öyle oldu. Hep bir 12 Eylül hikâyesi yazmayı istiyordum ama hiçbir zaman cesaret edemedim. Evet ben de bir biçimde 12 Eylül mağduruyum. Yazmak için uzaktan bakmak, biraz o hataları, sevapları bağışlayabilecek duruma gelmek gerekiyor. Bağışlanacak ve bağışlanmayacak şeyleri görmek, bunun için de zaman gerekiyor. Bu benim yeni başarabildiğim bir şey.
Kitapla birlikte Deniz Gezmiş için yazılan 5 Mayıs şarkısının CD’si de hediye ediliyor.
Dört kitap yazdım çok fazla ciddiye almadılar “Bu müzisyendir” diye. “Heves etmiş” diye düşündüler herhalde. Bunu itiraf edenler de var eleştirmenler arasında. Ben de sahnede kitap yazıyorum demekten hep kaçınmıştım. Müzikle ilgili söyleşilerde de kitap yazdığımdan bahsetmiyordum. Baktım bundan kaçış yok. Kaçış yoksa CD de koyarım dedim kitaba.
Ezginin Günlüğü ile 17 yıllık beraberlik 2010’da sona erdi.
Müzik olarak başka bir şeyler yapmak istedim. Bir yandan kitap yazmayı sürdürüyorum, bir yandan solo çalışması yapacaktım. Başka projelerim vardı. Bir yandan da grupla sürdürmek biraz ağır gelecekti bana. Bu nedenle böyle bir kişisel tercih oldu. Benim sırtımda yumurta küfesi yok. Yarın roman yazmayı bırakıp başka bir şey de yapabilirim. Kendimi bir şeyi yapmak zorundaymışım gibi hissetmedim şimdiye kadar, bundan sonra da hissedeceğimi sanmıyorum.
|